Sahilde denizin tam kenarında oturuyorsunuz. Ufak ufak deniz dalgaları, öyle ufak ki ne varlar ne de yok… Sesine baktığınızda ise sanki mırıldanıyor size bir şeyler söylüyor gibi. Dinlemeye başlıyorsunuz; acaba ne anlatıyor denizin bu küçücük kıyıya vuran dalgaları…. Bir taraftan sesi duyarken, güneşi fark ediyorsunuz o anda. Gözleriniz kapalı olmasına rağmen teninize değen o yumuşacık sıcaklığı ile varlığını hissetmek… Ne muhteşem bir duygu diye zihninizden geçiyor. Müsaade ediyorsunuz güneşin sizinle kalmasına. Teninize değerken bir anda teninizden derinlere işleyerek tüm vücudunuzla buluşmasına şahitlik ediyorsunuz. Zihninizden geçen tam da o anda “yaşıyorum” “evet evet yaşıyorum” oluyor… Yine de cümlelere, gelen düşüncelere bakmaktansa orada güneşle ve denizin muhteşem sesi ile kalmayı tercih ediyorsunuz. “Sonuçta düşünceler hep var” diye geçiyor zihninizden. Düşünceleri fark edip tekrar oraya, o ana dönmek sizi yaşadığınıza şahitlik etmeye geri çağırıyor ve siz geri dönüyorsunuz… ne kadar mı kalıyorsunuz?, zaman mı merak ediyorsunuz? Hepsi size bağlı belki 5 dakika, belki 3 saat… Halbuki fark ediyorsunuz ki zaman da burada anlamını yitiriyor çünkü yaşamak anlardan ibaret diye sesleniyor iç sesiniz. Gelen sesi kabul edip, an’a geri dönüyorsunuz… ne kadarsa o kadar….
Farkındalık, fark etmek işte bu kadar hoş aynı zaman da derin bir “varoluş” hali. O kadar kendiliğinden ki özel bir çabaya gerek duymaksızın hayatın tadına bakmak gibi. Günümüzde ise özel bir çabaya ihtiyaç varmışçasına emek gerektiren bir durum halini aldı. Çevreden gelen binlerce uyaran belki gerçekten tadına varmayı güçleştiriyor olabilir. Nasıl mı? Lütfen kendinizi tekrar deniz kenarındaki hale geri alın. Tam da hayatın tadına varmaya an kalmışken bir anda whatsapptan gelen bir bip sesi. Baksan bir türlü bakmasan bir türlü. “Ya önemliyse, ya bakmadığın için geç kalmış olursan, belki arkadaşın bir şey demek istiyor acilen, ya da eyvah! iş yerinden acil bir durum olmasın”. “Hay Allah baksam daha iyi galiba…..” diye düşünceler içinde boğulmaktansa hakikaten bakmak daha faydalı olur belki de . Ama yanılıyorsun, hayır baksan daha faydalı değil! Bekleyebilir emin ol.
Neden mi? Deniz kenarında diye anlattığım bu durum hayatımızın her anının içinde. Çalışırken, dost sohbeti için dışarıda buluşmuşken, kendinle zorlandığın bir anda, iletişimde sorun yaşadığın bir anda ve daha pek çok yerde. Eğer o ana oraya kulak vermez başka yere kaydırırsan dikkatini üzgünüm o an hiç yaşanmamış ve geçiştirilmiş bir an olacak. Düşünsene yaşadığın ama yaşamadığın bir an, denizin kenarında oturduğun ama telefonunla gelen mesajlara cevap vermekten denizi göremediğin bir an…
Halbuki farkındalık, neşe ve can sıkıntısıyla, çatışma ve sevgi ortamlarıyla, huzur ve sıkışmışlık hisleriyle belirdikleri andan itibaren ve sürdükleri müddetçe temas halinde kalabilmemizi sağlar. Bir çözüm yolu bulabilme ya da işleri olduğundan daha iyi hale getirmeye çalışmadan, “olduğu gibi” olduğunu kabul ettiğimiz durumdur. Eline Snel, farkındalık için ne bir silgi ne de mucizevi bir merhemdir der. Farkındalık için kimi kişiler kişinin kendisine dönük olması halinin devamlılığı olarak bakarken, kimi kişiler kişinin sürekli kendisi ile ilgilenmesinin bencillik olacağını düşünmektedir. Kimileri ise vardır ki her kaygı ya da üzüntü hissedildiğinde durup kişinin kendisine bakmasının kanalizasyon kapağını açmaktan farksız olduğunu düşünmektedir. Sırf bu nedenle de beliren hisleri, düşünceleri görmezden gelmeyi tercih ederler, tıpkı denizin kenarında olup denizin varlığını yok saymak gibi. Halbuki deniz oradadır sen ne yaparsan yap, hislerinde iyi ya da kötü oradadır sen ne yaparsan yap, bedeninde beliren semptomlar oradadır sen ne yaparsan yap. Görmezden gelmek, yok saymak çözüm değildir.
Farkındalık aslında olan biteni fark etmektir. Her ne oluyorsa, her ne yaşanıyorsa onu fark etmek. Amaç durup düşünmek ya da illaki bir şey yapmak değildir. Aslında farkındalıkta amaç, olan bitenin içinde bulunabilmek ve şimdide “var” olabilmektir. Belki de işte zor olanı tam da budur. Var olabilmek! Neden mi? Çünkü var olabilmek o duyguyu yaşamaya izin vermek, anda kalabilmeye müsaade etmek cesaret gerektirir. Yaşadığınız sizi çok zorlayan bir anı düşünün, içinde kalabilmeyi deneyimlemeye fırsat vermek her şeye rağmen ne kadar cesur bir davranış değil mi? Ya da kimimiz için ne kadar kolay ve keyifli gibi görünse de belki sadece deniz kenarında oturmak öylece oturmak ne kadar zor olabilir. Eminim içinizden yapamıyorum diyenleriniz çıkacaktır. “Yapıyorum evet ben her iki durum için de var olabilmeyi seçiyorum ve var oluyorum” diyorsanız ise sizi gerçekten takdir ediyorum. Hayatı yaşamayı seçmiş olan kişilerin bu iki durumda da kalabilmeyi başaran kişiler olduğunu düşünüyorum.
Peki olanı olduğu gibi yaşamak, yaşamaya fırsat vermek için ne yapabiliriz?
Bedenini gözlemleyerek başlayabilirsin. Spor yaparken, yemek yerken, çalışırken hiç fark etmez. Bedeninle bir olmaya, o anda olmaya fırsat vererek başlayabilirsin. İkinci olarak ise deneyimlerini ve dünyayı nasıl algıladığını gözlemleyerek notlar alabilirsin. Örneğin ilk olarak deneyimini yazarak başla. Bu deneyim anında olaylar olurken hislerinin farkında mıydın onu not et. Deneyim anında bedeninde neler hissettin? Kollar, yüzün, sırt vs.. tam da o deneyimlediğin an da hangi duygu ve düşünceler seninle birlikteydi? Ve son olarak bu deneyimini not ederken zihninden şu anda neler geçiyor?
Deneyimlerini hoşa giden ve hoşa gitmeyen anlar olarak iki farklı şablon üzerinde de tutabilirsin. Böylelikle en çok hangisinin içinde kalmaya daha yatkın olduğunu da keşfedebilirsin. Belki de hoş anlar da kalırken, hoşa gitmeyen anlarda kaçıyor ya da görmemezlikten geliyor olabilir misin?




