DUYGUSAL FARKINDALIKLA YAŞAMAK – I Duygusal Farkındalığım

0
98

Güneşli bir gündü!

Erkenden yetişmesi gereken bir görüşmesi olduğundan o gün evden daha erken bir saatte çıkmıştı. Buna rağmen yine de trafik vardı.

Güneşin parlaklığı içini ısıtıyordu, özlemişti bu şekilde hissetmeyi. Ancak diğer yandan bir süredir duyduğu öfke duygusunu ne yapsa, ne etse bir türlü susturamıyordu. Zaten öyle bir duyguydu ki, sanki yıllarca içinde birikmiş birikmiş, şimdi bir şekilde içine hapsolduğu kapta bulduğu bir delikten dışarı doğru fışkırıyordu. İnsan herşeye mi öfkelenir? Öfkeleniyordu işte, tutamıyordu… Trafiğin sıkışmasına, önündeki arabanın aniden durmasına, radyoda çalan şarkıya, akşam çantasına koyması gereken ama unuttuğu dosyasına (zaten öyle bir dosya da niye vardı ki!), hatta şu karşıdan gelip de tam gözünün içine giren güneşe… Herşeye karşı taşıyordu öfkesi, durmak bilmeden! Bir yandan da kendine kızıyordu, kulağında bir ses ona, “senin konumunda, senin gibi bir insana yakışıyor mu böyle herşeye öfkelenmek?” diye soruyordu ona; yargılayarak! O sese de kızıyordu..

Kendi öfkesiyle içten içe tartışırken birden radyodan gelen ses dikkatini çekti. “Bu trafikte az da olsa oyalanırım hiç değilse” diyerek radyonun sesini açtı ve sohbeti dinlemeye koyuldu.

“Duygularını fark et!” diyordu bir konuk..

“Her duygunun altında bize vermek istediği bir mesaj var!” diye devam ediyordu.

Ve ekliyordu, “Peki senin duygunun mesajı ne, sen neye ihtiyaç duyuyorsun?”

“Belki de o karşılanmamış ihtiyaçtır içinde biriken ve öfkeyle dışarı çıkan..”

İlgiyle dinledi tüm sohbeti sonuna kadar ve kendi kendine yeniden sordu : “Benim neye ihtiyacım var?”

“Duygularımızın farkına varmak”

Sadece söylemek bile ne kadar güzel geliyor değil mi? Herşeyden önce insanı çok hafifleten bir ifade! Ama bu ifadenin getirdiği bir de sorumluluk var. Peki biz bu sorumluluğu gündelik hayatımızda ne kadar alıyoruz? Dilerseniz önce birlikte “Duygu” kelimesine ve anlamına bir bakalım..

Sözlük anlamının dışında bu kelimeyi araştırırken dikkatimi şu iki tanımlama çekti. “Duygusal Zeka” kitabının yazarı Daniel Goleman, duyguyu “harekete geçmemizi sağlayan dürtüler” olarak tanımlıyor. Bir başka tanımda ise araştırmacı yazar Rita Carter tarafından “evrimleşen, hayatta kalma mekanizmaları” olarak tanımlanıyor. Duygularımızın evrimleştiği bir gerçek. Yeryüzünde ilk var olmaya başladığı zamanlarda insan, korku duygusuyla hayatta kalmaya çalışıyordu. Belki de en önemli duyguydu bu o günler için.. Bugün de bu duygumuz hala çok önemli ve hayati, ancak doğada yerleşik olmadığımızdan bu duyguyu hayatımızın daha farklı alanlarında, günlük hayatımızda karşılaştığımız pek çok uyarana karşı yöneltebiliyoruz. Hatta bazen gerçekten bir uyaran olmadığı durumlarda bile düşüncelerimizle, karşılaşabilme ihtimalimiz olan olumsuz bazı durumlara karşı bile bu duyguyu zihnimizde canlandırıp fiziksel etkilerini bedenimizde hissedebiliyoruz.

Uzmanlar her ne kadar bazı duyguların “temel duygular” olduğu konusunda ortak bir görüşe sahipse de hangilerinin temel duygular olduğu konusunda bir görüş birliği içinde değiller. Farklı uzmanlar, farklı duyguları temel duygularımız olarak tanımlıyorlar. Transaksiyonel Analiz Kuramı ise dört temel duygudan bahsediyor. Korku, kızgınlık, neşe ve üzüntü. Diğer tüm duyguları ise bu dört duygu altında kategorize etmenin mümkün olduğu söyleniyor. Bu dört temel duygu, otantik, doğuştan getirdiğimiz duygular ve aynı zamanda da yaşamsal. Şöyle bir düşünecek olursak; bebek dünyaya ilk geldiği anlarda bu duyguları çeşitli sesler çıkararak, ağlayarak, bağırarak, beden dili ile bir şekilde ifade ediyor ve aslında kendini ifade etmiş oluyor. Bu şekilde ihtiyaçlarını da karşılamış oluyor. Ne kadar hayati, değil mi! Büyüdükçe, gerek çevremizden aldığımız tepkiler, gerekse yine çevresel gözlemlerimize dayanarak verdiğimiz kararlar doğrultusunda bu duyguları daha farklı ifade etmeyi öğreniyoruz. Ancak büyürken daha farklı şeyler de oluyor. Duygularımızı ifade etmeyi öğrenirken, yine aldığımız tepkiler ve çevresel gözlemlerimiz gibi pek çok nedenle bu duyguları gizlemeyi, bastırmayı veya olduğundan çok daha farklı göstermeyi de öğrenebiliyoruz. Bu öğrenme ile birlikte kararlar alıyoruz ve duygularımızı ifade etme konusunda artık hep bu kararlara göre farkında bile olmadan hareket ediyoruz. Hatta öyle ki; bazen kendimiz bile kendi duygumuzu tanıyamıyor, tanısak bile kabul etmemeyi seçebiliyoruz. Bu durum malesef bizi içimizde bizzat yaşadığımız kendi duygumuza yabancılaştırabiliyor. Kendimiz bile o duygunun sesini, bize anlatmak istediklerini duyamazken çevremizdeki kişilerin bizi anlamadıklarından yakınabiliyoruz. Bazen de hissettiğimiz duyguyu anladığımız halde bunu hissetmekten dolayı kendimizi yargılayabiliyoruz. “Hissettiğim bu duygu olamaz!” ya da “Ben nasıl böyle hissedebilirim ki?” diyebiliyor bir de üzerine suçluluk hissine kapılabiliyoruz. Oysa bizler insanız ve içimizde pek çok duygu barındırıyoruz. Hoşumuza gitmeyen veya olumsuz bir duyguyu görmezden gelmek veya inkar etmek yerine o duygunun varlığını kabul etmek duygusal farkındalığımız konusunda atacağımız ilk adım. Bu adımı bazen kendi içsel yolculuğumuz ile bazen ise bir uzman desteği alarak atmak mümkün. Duygunun altındaki gerçeği keşfetmek ise ikinci büyük adım.    

Tüm bunların ışığında bir an için kendimize dönsek ve yaşadığımız bir durum karşısında duygumuzun tam olarak ne olduğunu ve daha derinde bize vermek istediği mesajın ne olduğunu kendimize sorsak, onu dinlesek, nasıl olur sizce?  Marshall Rosenberg “Şiddetsiz İletişim” kitabında bu konuyu çok güzel ve akıcı bir dille ele alıyor. Gerçek duygunun ne olduğunu ve bize vermek istediği mesajı anlayarak “duygunun sorumluluğunu almak” tan bahsediyor!!

İçinde bulunduğumuz bir durumda hissettiğimiz duygunun sorumluluğunu alacak olsak hayatımızda neler değişir?….

Peki duygularımızın farkına vardık ve onların seslerini işittik diyelim, peki ya sonra???

(Devamı bir sonraki yazıda…)

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz