KOÇLUKLA GELEN ESNEKLİK

0
177

3 Adımda Zihinsel Esneklik           

Bugün coachmagazin dergisi adına, sizlere ilham olabilmesi için bu satırları kaleme aldım. Adanmışlığım dediğim koçluk deneyimlerimi duygu ve düşüncelerimi yazıya dökmek üzere bilgisayarımın başına geçince bir an durdum “iyi güzelde belirlenen bir konu yok, seçim bana kaldıysa ne yazabilirim” diye kendime seslenirken kelimeler zihnimde akmaya başladılar. Bir an sonra mükemmeliyetçi eleştirel iç sesim tüm fikirlerime “o olmaz, bu olmaz” diye karşı çıkmaya devam edince baktım zihinsel setlerim atağa kalkıyor hemen klavyeden elimi çektim. Başımın ardına onları kenetlerken sırtımı hissettim derken göğüs kafesim balon gibi şişince yüzümde bir gülümseme peydahlandı. Tıpkı yeni doğan bebeğin kundağı açılır açılmaz ellerini kollarını sağa sola savururken, ayaklarını ileriye uzatırken, bedenini olabildiğince esnetirken yüzüne yayılan o tatlı masum gülümsemesi genişlemesi büyümesi gibi oldum. O an iyimser iç sesimin bana seslenişini duydum. “Gültekin en sevdiğin şeyi hatırlasana, En iyi yaptığın işi şimdi yapma zamanı?” kelimeler dudaklarımdan fısıltıyla dökülüyordu bile. “ hıım hikayeler, esneme, esneklik, beş duyu, ben ötesi, daha ötesi, içsel algı… Koçluk oturumlarında koçun ilham alması, ilham olabilmesi neden çok kıymetli?  Koçun esnek bakış açısına sahip olabilmesi mesleğinde gelişimini nasıl etkiler? Müşteriye nötr bakabilmede dinleyebilmede zihinsel esnekliğin büyüsünü ne sağlıyor? Güçlü soruların doğmasına vesile olan içe doğuşun kaynağı esin midir? Esnerken esinlenmek için neler yapılır? … “ 

Oooo baktım ki sorular almış başını gidiyor, durdum belli ki yazmaya hazırım. Bakalım bu satırlar şu andan itibaren sizlere neleri çağrıştıracak, bu günlerde yaşamınıza, işinize dair nasıl esin kaynağı olacak hiçbir fikrim yok, bildiğim tek şey bu cümleleri okuyor iseniz şu anda bir tevafuk olduğu ve sizi daha da güçlendireceğidir. Haydi hazır mısınız, ben hazırım. Şu an içime doğan hikâyenin özünü koruyarak sizin için yeniden ben yazıyor ve konuya dalmaya başlıyorum.

…” Bir zamanlar uzak diyarların birinde rengi turkuaz olan, üzerinden yakamozların hiç eksik olmadığı insanları büyüleyen büyükçe bir göl vardı. Gölün çevresindeyse rengarenk çiçekler ağaçlar güller ve birde yola en yakın yerde serpilmiş, kocaman gösterişli bir gül ağacı vardı. Onu görenlerin gözünü kamaştıran, bu kadifemsi dokulu her dalında sekiz- on tane gülü olan, miski amber kokulu, koyu kırmızı yediveren gülü, oraya yolu düşen geçen herkesin kendine imrenerek bakmasına mest olurdu. Dahası insanlar kendisine iltifat ettikçe, daha bir mutlu olurdu. Öyle ki güllerini açtıkça açası gelirdi. Ancak, insanların ona daha yakından bakmasını çok isterdi. Ama nedenini bir türlü anlayamadığı o uzaktan bakışların kendisini için için üzdüğü de bir gerçekti. Bir gün, kuvvetli bir rüzgâr çıktı. Gül ağacının dalları sağa sola yatar oldu. O anda gül ağacı, köklerine toprağa temas eden diplerine bakmadığını fark etti. Derken yanı başında oturan büyük, kara bir kurbağayı gördü. Bu soluk renkli kurbağanın çirkin kocaman benekleri vardı. Ayrıca gözleri öylesine büyüktü ki herkesi korkutabilirdi. Gül ağacı, o zaman bu kurbağadan dolayı kimsenin ona yaklaşmadığına inanıverdi.

Hemen kurbağaya oradan uzaklaşmasını söyledi. “Bu eşsiz görüntümün kötü görmesine sebep oluyorsun, üstelik o kötü sesinle kulakları tırmalıyorsun” dedikten kısa bir süre sonra Kurbağa güle seslendi “gerçekleri gördüğünde, anladığında çok geç olacak” deyip sessizce oradan uzaklaşıverdi. Bu sözlere gül ağacı bir anlam veremedi fakat gidişine çok mutlu oldu.

Birkaç gün sonra gül bedeninde ağrılar sızılar hissetmeye acı çekmeye dahası çürümeye başladığını anladı. Sebebini bir türlü anlayamıyordu. Yaprakları hem de taç yaprakları dökülüyor, en fenası artık kimse ona bakmak istemiyordu. Bir gün yolu oraya düşen bir kertenkele, gülün ağladığını görünce ona seslendi. “Ne oldu sana, niye içli içli ağlıyorsun?” “Hiç sorma bedenime dadanan şu karıncalardan sonra gittikçe her gün kötü oluyorum” demesi üzerine kertenkele güle, “bilir misin kurbağalar karıncaları yer ve senin güzel kalmanı sağlar istersen bir kurbağayı arkadaş ediniver” dedi. Gülse, O an anladı kendi gerçeğini…”

Hayat insanı karmaşıklığı ile yormaya üzmeye meyilliyken neden kendimizi suyun tersine yüzmeye zorunlu kılıyoruz? Sık sık önümüzdeki çukurlara düşmeye meyilliyiz? Acı çekmekten neden keyif alıyoruz? Neden yaşamı çoğu zaman siyah ve beyaz olarak görüyoruz? Neden sadece tek seçenekli gibi hissediyoruz? Bu nedenleri cevaplamada zorlanmayabiliriz çünkü gerçeği iç sistemimiz biliyor, bize düşen onu fark etmek. Bu yüzden içimizde durduramadığımız o zihinsel paradoksların tuzağına düşü düşüveriyoruz. Düşeceğiz de zira insanın gelişim dönüşüm evrilme noktası tamda orası, tıpkı ekili tarlalara gönderilmek üzere kaynaktan çıkan suyun başı orası, suyu hangi tarlaları beslemesi için yönlendireceğimizi seçmekse bize kalıyor. Bunu gerçekleştirebilmek içinse kaynaktaki var olan beceri setimizi tanımak, iradeyi güçlendirmek ve zihinsel disiplin bence bir numaraya geliyor. Bu zihinsel terbiyeye gönüllü olmak ve sorumluluk almaksa tıpkı “ateşten gömleğe” benzediğine inanırım. Nasıl mı?

Düşünsenize gün boyu çok değişkenliği olan dışsal dünyada bir yandan olabildiğince yaratıcı beyni etkin kullanabilmek, zihinsel ve bedensel enerjimizi dengeleyebilmek, zihinsel uyanıklığı dikkati koruyabilmek (burada “odak” ile karıştırmayalım), diğer yandansa düşüncelerimizi organize etmek, dahası dış dünyaya yansıttığımız davranış ve tutumlarımızda olabildiğince kendimize ve karşıya dürüst olabilmek, sözümüzün eri olabilmek ciddi emek ister. Tıpkı lezzetli yemeği emeksiz yapamayacağımız gibi.

O halde zihinsel esnekliğe sahip olmak isteyen koç yada koçvari yaklaşımı benimseyenlerin öncelikle “ben kimim?” Sorusuna kolayca cevaplayabilmek için bu aşamalardan bilerek geçebilmesi oldukça kıymetlidir. Zira bildiğiniz üzere insanın gelişimi ve değişimi içerden dışarıya doğrudur. Öyleyse kendine ayna olacak tevafukları yaşaması, deneyimlerin kendisinin gelmesini beklemek yerine yaratması çok daha kıymetli olduğunu söyleyebilirim. Şu an kendi deneyimlerinize baktığınızda neler hatırladınız? ne görüyorsunuz ne fark ediyorsunuz?

Yaşama bakış açısı sert, katı, kapalı olan, “ben buyum beni böyle kabul etsinler” yada benzer cümleleri kurgulayan kişinin zihin tıpkı açılmayan paraşüte benzer sonuç kişi yere çakılır. Oysa olaylara iyimser, olumlu pozitif düşünce yapısıyla farklı pencerelerden baka bilen bireyin esneyen zihni tıpkı paraşütün açılıp süzüle süzüle, anın tadına vara vara yaşamın eşsizliğine şükran duya duya yere iner. Yaşam amacını keşfetmekle kalmaz, manalı ve anlamlı yaşamanın içinde yol alır. Tüm bunları nereden biliyorsun derseniz. Size bir sır vereyim mi? Çocukken kuralları olan bir ailede büyüyen ben, uzun zaman sonra ve iş hayatı derken bir gün fark ettim zihnim fazlasıyla yorgundu ve bu durumdan kurtulmayı istedim. Şöyle gerine gerine rahat nefes almayı, var olma nedenimi keşfetmeyi, dahası olabildiğince toleranslı olmayı diledim. Baktım yaş otuz beş ve yolun yarısı ve tercih zamanı olunca, tercihimi önce kendi gönlüme sonrada gönüllere taht kurmadan yana seçtim, ardı sıra koçluğun bilimi ve sanatıyla tanıştım. Koçluk eğitimlerimin sonunda anladım ki yolum önce içimdeki ufaklıkla ve varlığımı kabul edip barışmaktan geçtiğini gördüm.ve kendime seslendim. “Tamam öyleyse ne yapabilirim? Sana nasıl yardımcı olabilirim Gültekin” dedim.  Karşıma psikiyatrist ve psikolog Dr. Milton Erickson’un ilkeleri çıktı. Tam tamına on beş yıldır bende onları sahiplendim ve içselleştirmek için elimden geleni yaptım yapmaya da devam ediyorum. Çünkü güçlü olumlu alışkanlığım olmalarını istiyorum. İlkeleri ne derseniz? *her şey kendi içinde tam ve bütün, *her insan gereksinim duyduğu tüm kaynaklara sahip, *her davranışın altında pozitif bir niyet vardır, *her insan içinde bulunduğu anda yapılması gereken en iyi seçimi yapar, *değişim sadece mümkün değil o kaçınılmazdır.

Değişim kaçınılmazsa ve gerçek buysa, bilerek dönüşmek bilmeden evirilmekten daha yeğdir dedim ve bu ilkeler ışığında olaylara bakarken ve yorumlarken “özgün insan özgür insan” sloganım doğdu. Bu bana ne kattı derseniz, on senedir beni yolda tuttuğu gibi her adımımda çizgimde gitme sorumluluğu veriyor. Zira beni benden iyi kim bilebilir ki, şu an bu satırları okuyor olmak size neyi / neleri düşündürttü bilemem ancak size şunu söyleyebilirim. Okuduğunuz bu temel Milton’un ilkeleri sizi sarmadıysa, yaratıcılığınızı kullanarak kendinize özgün temel yol göstericilerinizi yaratabilir oluşturabilirsiniz. Yeter ki yola ilkelerinizle bilinçli çıkmaya karar verin, hele de o ana düşüncenizi bilinçsiz yeterlilik safhasına ulaştırabilirseniz mutlak işinizi kolaylaştıracak size özgün sloganı da bulursunuz. O zamanda size karada artık ölüm yok diyorum. Çünkü destekçiniz yanı başınızda ve olanca potansiyeliyle size hizmet etmeye hazır.

Şimdi ben size soruyorum; bilerek kendi gelişim ve dönüşümümüzü yönetebilirseniz yaşam kaliteniz nasıl olur? Hayalinizde neler canlanıyor? Bunları not almaya ne dersiniz? Zihin esnekliğin için onca çaba harcamaya değer mi? … Öyleyse hemen işe koyulun derim.

Bir başka kolaylıkta zihinsel esnekliğimizi korumada, akşam kendimizle baş başa kaldığımızda, günün muhakemesini yaparken akıl yürütürken usavururken kendimize karşı öz eleştiriyi acımasızca değil insaflı yapabilmek. Bunun için canımızı sıkan olaya olabildiğince objektif gözle bakıp irdelemek. Sonucunda hata bildirim değil de geri bildirim kendimizden kendimize yapabildiğimizde yeni daha özgün, yaşam yolculuğuna sahip çıkan önünü açan “BEN’e” kavuşabiliriz. Bu bize ne sağlar? İrademizi güçlendirirken algıda esnemeler başlar. Kendimize ve dışımızdaki insanlara, dünyaya daha saygılı, daha toleranslı olabiliriz. Halden anlayan, başkalarının düşünce ve kanılarını özgürce dile getirmelerinden rahatsızlık duymayan, onların gerçekliklerine karşı tepki göstermeyen tutum geliştirebiliriz (gerçek hoşgörü – TDK oluşur). Böylelikle bir yandan zihinsel esnerken kendiliğinden doğal akış içinde kalabilmek mümkün hale gelebilir dahası çevremizden ilham almaya, ilham olmaya başlarız.

3 ADIMDA ZİHİNSEL ESNEKLİK          

Koçlar, koçvari yaklaşımı benimseyen lider, yönetici, eğitimci, girişimciler… kendi gelişimine katkı sunmak isteyenler, beş duyu organımız algıda seçicilik yaparken içsel algımızın daha baskın olabilmesi ve devreye kolayca girebilmesi için kendi yol haritamdan bahsedeceğim. Ancak sizler isterseniz bu yöntemleri kullanır isterseniz kendinize özgün olan ilkeleri keşfedebilir, yaratabilirsiniz.

  1. İradeyi güçlendirmek; Öncelikle, Mustang atları gibi dolaşan (vahşi) düşünceleri örgütlemek üzere zihinsel disipline ihtiyaç var. Ben düşüncelerimi gruplandırdım ve mesleğime ilişkin olanıysa şöyle büyükçe bir tabloya dönüştürdüm.  Koçluktaki adanmışlığımı sağlayan şey, diğer kimliklerim olan “kolaylaştırıcı || eğitici- öğretici || yazan|| konuşmacı ve mentor koç” başlıklarımın hepsinin geçtiği yol, odağım koçluk varlığıma dayanır. Bu saydıklarımı tamamlayansa şimdilik düşüm dediğim beni ayakta diri tutan zihnimdeki görüntüsüdür. Bu da bana yaşam amacımı hatırlatan anlam ve mana ikilisinin yarattığı irademi güçlendiren disiplini, içsel motivasyonu sürekli aynı çizgide korumama yardım ediyor.

Bu bize ne sağlar derseniz?  1995 yılında yayınlanan akademik makalede Martin Rubin İsviçreli bir hentbol oyuncusu diyor ki “irademin gücünü korumakla ben daha bir dirayetli ve becerikli oluyorum. Tıpkı her gün spor yaparak fiziki görünümü korurken, kaslarımı güçlü kalmasını sağlarken, görünmeyen zihinsel kaslarımı da güçlendirerek, zihinsel esnememe yardımcı oluyor”.

Esnerken esinlendikçe yolumun üzerindeki hendekleri kolayca aşmama vesile oluyor. Böylece daha üretken ve daha toleranslı daha her şeyden ilham alabiliyorum.

  •  Hayata daha geniş bir perspektiften, geniş bir çerçeveden bakabilmek;

161- 180 yılları arası Roma İmparatoru olan Marcus Aurelius’un “Kendime Düşünceler” isimli kitabını okurken bir cümlesi bana sorumluluk kelimesinin gücünü hissettirmişti.  O an kendime seslendim “sen her şeyden önce kendinden sorumlusun sonra çevreni saran tabiattan ve en yakınındaki ile en uzağındaki insandan sorumlusun. Dahası sana bahşedilen yaşamana vesile olan nefese karşı sorumlu ve borçlusun. Zira muhteşem deneyimlerin tadına bakarken, insan olmanın erdemini yaşayabilme şansı elde ediyorsun”. Bu satırları yazabilmeme vesile olan cümleyi merak ediyor musunuz? Bakalım okuyunca bu sözcükler size nasıl ilham olacak? Marcus derki “ufacık bir parçası olduğun evrenin, sana sadece kısacık bir anı bahşedilmiş… zamanın bütünlüğünü ve payına düşen yazgıdaki küçücük rolünü hiç unutma”.

Yaşamımızın bütününü, sosyal ilişkiler, kariyer yolculuğu, yaratıcı beyni etkin kullanmak ve maneviyat teşkil ettiğini biliyoruz. Ancak hatırımızdan çıkan kısmı şurası, uzmanların araştırmaları sonucunda genellikle “Spiritual Quotient” maneviyat kısmının gelişimini yeterince destekleyemediğimizi belirtiyorlar. Varsayalım bu ögeler masanın dört bacağını temsil etse ve biri kısa üstelikte bize daha derin bir bakış, derin bir anlayış kazandıracak bölüm spiritüel zekâ olsa. Ne enteresandır ki yaşam amacımızı keşfetmek içsel huzur yakalamak istiyoruz fakat o nu bulmamızı sağlayacak kısma yatırım yapamıyoruz. Nasıl bir paradoks içindeyiz değil mi?  Uzmanlar SQ’ya duygusal zekanın bilişsel zekayla buluştuğu ileri bir zekâ kriteri olarak tanımlıyor. Beynin bilgiyi, içgüdüyü, duyguları harmanladığı ve kendine özgü, anlam arayan, iyiyle kötüyü ayırt eden, toleranslı bir bakış açısı yarattığı bu seviye, yazgıdaki küçük rolümüzü keşfetmemize vesile oluyor.

Şu an itibariyle İki bin saati geçen koçluk deneyimlerimde gözlemlediğim şey şu, daha geniş açıdan bakan maneviyatını güçlendirme yolunda olan bireylerde, psikolojik iyilik halini kolayca koruya biliyorlar. Kısaca düşünce yapısı iyimser, olumlu, pozitif olması kaçınılmaz oluyor.  Günlük yaşamda gelişen olaylara yeni durumlara uyum sağlama becerisi tıpkı akasya ağacı gibi olabiliyor. Bu durumda zihin kasılmadığı gibi ego tavan yapmayınca vizyoner beyin yani görsel beyin sık sık bizi ileriye taşıyacak destekleyecek görüntüleri yada hissedişleri içsel algımıza salınım yapıyor.  Böylece iç görümüz altıncı hissimiz kuvvetlenmeye başlar ki bu da yaşamda kendi gerçeğimizle yol almayı, daha bir öğrenmeye açık olmayı, esnek düşünmeyi, sorunlara farklı çözümler bulmayı sağlıyor. Daha derin bakış açısı kazanırken, hatalardan dersler alıp zihnen gelecek görüntüleri yaratmada, yaratıcı imgelemede daha bir başarılı olabiliyoruz. Bir birinle zincir misali bağlı olan bu olgu, yolculuğumuz sırasında bizlere kaynağımızdaki henüz farkına varmadığımız çeşitli becerilerimizi fark ettirdiği gibi gelişimimize olanak tanıyor.

Özelliklede koçluk hizmetimiz sırasında bizi olabildiğince nötr dinleme haline taşıyabiliyor. Şu an fil kulağıyla dinleyen tarafsız bir koçluk halinizi hatırlar mısınız? Süreç nasılda kendiliğinden aktı, ne siz nede müşteri zorlanmadı değil mi? Üstelik içsel algınız sayesinde o an aklınıza geliveren kalbinize doğan, müşterinin ihtiyacı olan en güçlü soruyu, soruları soruverdiniz, daha ötesi ona şifa olan en ideal uygulamada kendiliğinden açığa çıkıverdi değil mi? O anki içsel mutluluğunuzu şimdi hatırladınız mı bunu şu an zihninize çapalamaya ne dersiniz?

Zihni esnetmenin yolarını oyunlarla (tekniklere, oyun diyorum zira bana çocukluğumu hatırlattığı gibi zihinsel rahatlık katıyor) aktardığım bir seminerimde katılımcılara üçtür farklı zaman aralığıyla “ZİHNİ RAHATLAT BAKIŞ AÇINI GENİŞLET” cümlesini tekrarladığımı fark ettim. Slogan gibi içime dolan bana ve katılımcılara ilham olan bu söyleyişte, görünen sade bir cümle gibi. Oysa içini doldurduğumuzda tıpkı ağrı dağına benzer.

Ben SQ ‘mun – ruhsal gelişimim ve zihinsel esneklik için, gün başlarken ve biterken Rabbil Alemine dualarımla seslenirim, gün içinde ve yerine göre olabildiğince fıkra, masal, hikâye, metafor, kullanırım. Bazen parkta yürüyüş yaparım, deneme yazılar yazar, müzik el işleri bazen de sürrealist resimler çiziktiririm.  Şair André Breton’a göre sürrealizim “bilinç ve bilinçdışını birleştiren bir yol” der. Bence zaman ayırıp çizmeye, denemeye ne dersiniz?

  • Aşağıdaki seçeneklerden hangisi davranış ve tutumlarınızda zihinsel esnekliğinize katkı bulunacağına inanıyorsanız, o adımı kendinize sorumluluk alıp yine kendi yoğurt yiyişinizle uygulayabilirsiniz?

——Kontrolü elden bırakabileceğiniz alanlar bulmak; Bunun rahatlatıcı olduğunu inanıyorsanız, size zor gelen konularda da zihinsel esnekliği yakalamanız kolaylaşır.

—–Beyninizi ve kendinizi şaşırtın; şu ana kadar yapmadığınız bir şeyi denemek için kendinize küçük, keyifli hedefler seçmek ve uygulamak.

—-Mükemmellik için değil, zihinsel esneklik için kendinizi ödüllendirmek; Zihinsel esneklik içinde olduğumuzu fark ettiğimiz an kendimizi kutlamalıyız.

—-Başkalarının düşüncelerine sıkça itiraz eden birimiyiz; lafa “hayır, ama, …” diye başlıyor isek yaşama ağırlıklı siyah pencereden bakıyoruz, oldukça kurallar silsilesi içinde yaşıyoruz diyebiliriz. Şu an bu konuda sıkıntı yaşıyorsanız, hemen şimdi okumayı durdurun ve inandığınız kolay sade yada radikal bir aksiyon adımı kendiniz için seçseydiniz bu ne olurdu?

—– Espriyle gelen esneklik; evde, işte, takımda…Olaylar gelişirken bir parça fıkra, hikâye, metafor… anlatabiliriz. Böylelikle espriyle zihin kolayca gevşer rahatlar ve o an bakış açımızda esneklik ve farkındalıklar başlar.

—-Çocuk gibi düşünebilmek ve meraklı olmak; “Çocuk Gültekin bu konuya nasıl yaklaşıyorsun?” Diye arada sorarım, benim çok işime yarıyor, böylece yaşama daha sade ve yalın bakabilmek mümkün olabiliyor.

—-Doğanın tadını çıkarabilmek için fırsat yaratabilmek;

—–Kendimi ve insanları olduğu gibi kabul edebilmek; Çevremdeki arkadaşlarım örnek benim kadar organize olamayabilirler, planlama konusunda başarısız olabilir, beni yarı yolda bırakabilirler, sabrımı zorlayabilirler… Bu nedenle kendimi ve insanları olduğu gibi olabildiğince kabul ettiğimde gördüğüm ve yaşadığım hissettiğim şey, zihnimin çöplükten kurtulduğudur. Anonim bir söz derki “beyninizden içeri girenlere dikkat edin bir daha oradan asla çıkmayacaklar”.

Bundan olsa gerek ki olumsuz iç konuşmalarım azaldığını biliyorum. Dahası sorumluluk alanlarımıza kolayca odaklanabiliriz. Üstelik zihinsel enerjimizi az tüketerek daha verimli çalışmalar içinde olabiliriz. Koçluğun duayeni Sir John Witmore “performans için koçluk” kitabından öğrendiğim “az efor yüksek performans” yada az çaba yüksek verime ulaşmak çok daha mümkün hale gelebiliyor. Ben bu tanıma körük gibi demek istiyorum. Aldığım her nefesi geri verirken içsel ateşimi canlı tutabilmek, isteyenleri de canlandırabilmek. Bana içsiz içsel huzur veriyor.

ESNERKEN ESİNLENMEK

Bu yaşamdaki rolümüz koç veya koçvari yaklaşımsa hedefimiz öncelikle kendi düşünce yapımızın, yaşamı algılama şeklimizin, davranış kalıplarımızın çok farkında olmak, olasılıkların gücüne inanmak, yaratıcı özgüven gelişimine fırsatlar yaratmak, koçluk oturumlarında kendi yoğurt yiyişimizi oluşturmak, süreç içindeki ilhamların kalbimize daha çok akmasına izin vermek … daha nicelerine kolayca sahip olmanın tek anahtarı bence zihinsel esnekliği hissederek bilinçli bir şekilde uygulayabilmekten ve kuvvetli bir inanç cümlesini kendimize yoldaş etmekten geçer derim.

Yıllar önce işittiğim bir anonim söz hala benim yoldaşımdır. Der ki “başına ne geldiğinin önemi yoktur onu nasıl algıladığın ve yorumladığın önemlidir” Sizin tutuğunuz inandığınız söz hangisi, henüz yok ise şu an siz sözünüzü ve yeni bakış açınızı yaratabilirsiniz.

Sizlere bu konuda son sözümse; özgün cümlemin ışığında “esnerken esinlenmek” bize cesaretle risk aldırır, sınırlarımızı esnetir, umut yüklü oldurur, daim yanan içsel ateşe sahip kılar, gelecekçi yenilikçi bakış açısı gelişir, kalben inanılan düşler, hayaller gelişir, öngörü ve içsel algı destekçi olur, duygusal zekâ aktif olur. …

Değerli okuyucum, çağımızda öğretme bilgiyle değil ilhamla, esinlenmeyle olduğu bir gerçekse, Düş Mimarı da esinlenmeye, “rahatlamış bir zihnin meyvesi diyor”. Dileğimse nice çok meyveleri toplayarak birlikte yiyebilmek nasip olsun.

Sevgilerimle,

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz